TransAnatolie Welcomes You  to Turkey TransAnatolie Tour

 

 

 

En  Fr  De  Nl  Be  Tr

Home ] Up ] TransAnatolie Turlari ] Hizmetler ] Seyahat Ürünleri ] Türkiye ] İletişim ] Rezervasyon ] İçerik ]
[ Haberler ] Anadolu ] TransAnatolie Tour ] Insan Kaynaklari ] Partner & Acentalar ]
Haberler

 

Up
İbrahim Çamkerten
Cumhuriyetçi Seferberlik Manifestosu
Cumhuriyet ve Bağımsızlık
Türkiye NBC TV'de
A. Necdet Sezer
Kültür ve Sanat Festivalleri
Eski Aşıklar
15 Şehit
Bayram
Vahşet Turizmi

  Görüşler Haberler
TransAnatolie Tour
Geçici görevle yerleşme kültürü
Türkiye Resim Galerisi, Dick Osseman
American Model and Multilateralism, Prof. Türkkaya Ataöv
Yuzde Bir
Türkiye Çelişkileri
Biten tahammül
Bu nasıl biter?
Türkiye'nin kaderi doğru oyuna bağlı
Acemhöyük
İğrenç olabilmek
Türkiye AB'nin 5'inci büyük pazarı
Şiirleriyle de gönüllere hitap etti
Zaman Akıyor
AB'nin Yapamayacakları
Logoyu değiştirerek başlayalım
Bir balon daha patlıyor
Türkiye, Umumi Manzara
Sevgili Halkıma Duyurulur! Cumhurbaşkanınız Hugo Chavez
Korkmazcanlar
Cumhuriyet Mitingi, İstanbul
'Doğan Hızlan'dan Bakan Günay'a öneriler!', İbrahim Çamkerten
'Cumhuriyet ve Bağımsızlık', İbrahim Çamkerten
'Cumhuriyetçi Seferberlik Manifestosu', İbrahim Çamkerten

 

 
TransAnatolie Tour

Sevgili Gezginler, Değerli Dostlarımız

TransAnatolie, Internet web alani www.transanatolie.com‘un açılışını size duyurmaktan mutluluk duyar.

Böylelikle TransAnatolie, kültür turlarındaki ilk adımlarını gerçekleştiriyor ve programlarında ülkemiz Türkiye’yi size ve Dünya'ya farkli pencerelerden değişik açılarda sunuyor.

TransAantolie ile Çatalhöyüklü ilk Ana Tanrıça'nın kültürü ile tanışıyorsunuz, Hititler'in ilk başkentleri Aksaray’ın Acemhöyük’ü, Çorum’un Hattuşaş’ı sizi Hitit türküleri ile karşılıyor.

Truva’da Paris’in sevgilisi Güzel Helena'nın öyküsünü dinliyor, at kişnemeleri arasında Melih Cevdet Anday’ın “Truva Önünde Atlar” şiiri, size hem Homeros’un İlyada ve Odisesin'deki Hektor, Aşil ve Agamemnon’u, hem de “Gelibolu'da, İnönü'de vatanın kötü talihini yenen” Mehmetcikleri düşündürüyor.

Mustafa Kemal Atatürk Çanakkale’de kalmış askerlerin annelerini engin insan sevgisi ile “Ey çocuklarını bu ülke topraklarında bırakan anneler, onlar için üzülmeyiniz, onlar bu topraklar için çarpışırken bu toprağın çocukları oldular, şimdi, Türk kardeşleriyle birlikte yan yana uyuyorlar” diyerek kıtalararası yakınlaşmayı sağlıyor, Anzaklar’a Çanakkale'yi kendi ülkelerinden daha çok sevdiriyor.

TransAnatolie Avrupa’nın kultur mirascisi olmakla övündüğü eski Yunan uygarlığının en önemli kentlerini, Anadolu’nun bir parçası olarak; demokrasi perisi Aspasia’yı, Milet’li Thales’i, Efes’li Heraklit’i, Piriene’li Hipodamüs’ü de Anadolu'nun çocukları olarak size tanıtıyor.

Doğulular, batılılar, kuzeyliler, güneyliler, kimsesizler, ayricaliklilar Mevlana’nın, Hacı Bektaş Veliler’in, Pir Sultan Abdalllar’ın, Yunus Emreler’in, Aşık Veyseller’in hoş görüsünü soluyor; dinler, kültürler; Hiristiyanlık, Yahudilik köklerini Anadolu'da Türkiye’de buluyor, Müslümanlık Anadolu’da kök salıyor. TransAnatolie bu izleri sürüyor. Süleymaniye Mimar Sinan'la yükseliyor; İbn-i Sina Tıp'da, İbn-i Batuta Astronomi'de, Ahmed Arif Arf, Ratip Berker, Matematik'de, Erdal İnönü Fizik'de yeni buluşlar getiriyor. Bizim Kanuni Fransızlar'ın Muhteşem Süleyman’ı oluyor, İspanya Yahudileri mutluluğu Fatih’in İstanbulun'da buluyor. Bu izleri süren TransAnatolie Tour ile Tahsin Özgüç’ün, Ekrem Akurgal’ın kültür dünyasını keşfediyor, Mahmut Makal’ın "Bizim Köy'unü" okuyor, Bülent Ecevit'in “Pülümür'lü Kadının Gizini" hissediyorsunuz.

Mazlum ulusların umut kaynağı olan Mustafa Kemal Atatürk, hurafelerden arınmış açtığı bilimsel aydınlanma yolunda, çağdaş uygarlığın ölçütleri ile doğu gizemini de kapsayan Türkiye’yi, Acemhöyük’lü yorgunluk tanımaz Memedler'in omuzunda Dünya Kültür Merkezliğine yükseltiyor.

TransAnatolie Tour ile seyahat Marco Polo’nun, Evliya Çelebi’nin İpek Yolu Kervansaraylarındaki tılsımlı, doyumlu yolculuklarını yaşatıyor. Timur’un fillerini, Cengiz Han’ın yüksek yaylalarını düşlüyorsunuz. Orient Express size batıdan doğuya Bizans’ı yaşatıyor.

TransAnatolie Tour ile doğayı tanıyor, onu dinliyor, Acemhöyük’de ata biniyor, Kapadokya’yı balonla keşfediyor, Kalecik’de üzüm topluyor, Tekir ve Kangal’ı seviyor, Angora’dan Taşpınar halılarını dokuyor, termal sağlık turizm merkezlerinde dinleniyor, Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkıyorsunuz.

İbrahim Çamkerten
TransAnatolie Tour Yönetim Kurulu Başkanı
Başkent Ankara TÜRSAB Yönetim Kurulu Üyesi

Sayfa Basi


 

Geçici görevle yerleşme kültürü

Sabah Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, Efes kenti ile ilgili bir yazı yazdı. Daha doğrusu Avusturya Büyükelçisi'ne hitaben bir açık mektup. Ben şimdiye kadar bizim kazı alanlarıyla ilgili olarak yapılmış daha iyi bir saptama okumadım. Yazar aynı mektubu Çatalhöyük için, Hattuşa için ve daha nice benzerleri için kaleme alsa aşağı yukarı aynı şeyleri yazardı herhalde. Çünkü hepsi aynı durumda. Türkiye'de olağanüstü önemli tarihi kentler, antik kalıntılar gün yüzüne çıkarılıyor ama ne devletin, ne özel kesimin, ne de bu ülkenin insanlarının hiçbir şekilde ilgisini çekmiyor. Bu sütunda defalarca sordum son yıllarda birçok yeni keşfin söz konusu olduğu Hattuşa'ya giden bir tek devlet büyüğü var mı diye. Ne yazık ki yok. Oysa Japon prensi Mikasa ikide bir de gelip bakıyor oraya. Yeni bulguları yerinde inceliyor. Sanki Hattuşa Japonya'ya aitmiş, ya da Hititler Japon kökenliymiş gibi. Bizdeki ilgisizlik ve Japonlardaki ilgiyi görünce insan böyle düşünüyor ister istemez. Bırakın devlet büyüklerini, Hattuşa'ya gitmiş ve orayı hakkıyla gezmiş kaç Çorumlu vardır dersiniz? Ya da Çatalhöyük'ü gezmiş kaç Konyalı? Çorum'a ilk gittiğim yıllarda beni televizyondan tanıyıp da Hattuşa'nın nerede olduğu soranlar vardı.

Almanlar Hattuşa'yı, Avusturyalılar Efes'i, İngilizler ve diğerleri Çatalhöyük'ü kazıyor. Hattuşa ile ilgili rehber kitaplar kazı yapan Alman heyeti başkanlarına ait. Çatalhöyük rehber kitapları ise orada kazı başkanlığı yapan İngilizin adını taşıyor. Nerede bizim Türkler? Buralar bizim topraklarımız değil mi? Bu ayıp parasızlıkla filan açıklanabilir mi? Sen para yok diye topraklarının tarihinin araştırılmasını yabancılara bırak, ondan sonra Marco Aurelio TC vatandaşı oldu diye protesto et, kapitülasyonlarla bağlantı kur. Asıl kapitülasyon kendi topraklarının kazılmasını ve tarihinin araştırılmasını yabancılara bırakmaktır. Bankaları, şirketleri yabancılara satıyoruz diye kıyameti koparıyoruz, sonra da kendi topraklarımızı kazıp bizim tarihimizi bize öğretmesi için yabancıları davet ediyoruz. Kimse yanlış anlamasın. Ben o toprakları kazan yabancılara kızmıyorum. Tam tersine onlara teşekkür ediyorum. Çünkü onlar oraları kazıp da o yayınları yapmasalar biz bu ilgisizlikle Hititlerin Anadolu'da yaşadığını bile bilmeyeceğiz.

Dışarıdan bakıldığında görüntümüz inanılmaz biçimde bir göçmen görüntüsü. Yani buralarda geçici olarak oturuyormuşuz da günü gelince çekip gidecekmişiz gibi. Bunu örneğin İstanbul'a göç ederek gelmiş Anadolu insanında yaygın biçimde görmek mümkün. Oturduğu semti benimsemiyor, komşusunu tanımaya çaba göstermiyor, evinin çevresini temiz tutmaya özenmiyor, buradaki müzelerle ilgisi yok. Sanki buraya geçici görevle gelmiş de her an kendi memleketine dönecekmiş gibi. Bunu derecesini farklılaştırarak aşağı yukarı bütün Türkiye'ye uygulamak mümkün. Hiçbirimiz sanki burası bizim asıl yerleşim yerimiz değilmiş de bir gün gelip orta Asya'ya dönecekmişiz gibi bir görüntü sergiliyoruz. Çevremizle ilgimiz neredeyse sıfıra yakın, tarih deseniz Osmanlı'dan öncesiyle ilgimiz kopuk, hatta batı tarihini kendi topraklarımızda yaşamış olan uygarlıkların tarihinden iyi biliyoruz. Bu topraklardan 40 dolayında uygarlık gelip geçmiş, say deseniz üçten fazlasını sayacak insan sayısı parmakla gösterilebilecek kadar az.

Yurt dediğin yer hakedilmelidir. Haketmek, yalnızca uğrunda kan ve gözyaşı dökmekle, bir takım sanayi tesisleri inşa etmekle olmaz. Yurdunu haketmek için topraklarının geçmişini, oradan gelip geçen uygarlıkların neler bıraktığını bilmek ve o geçmişe, o bilgiyle sahip çıkmak gerek.

Mahfi Eğilmez

Sayfa Basi


American Model and Multilateralism

Those of us born and raised in the developing “South”, that is, mainly in the non-industrialized countries of the Orient, and taught there to sort out whatever is libertarian, forward-looking and utilitarian in the developing “North”, that is, the modern and industrialized societies of the world, are now taken aback by the Western surrender, especially of late, of hard-won values that we, the so-called ‘Orientals’, tried in good faith and for decades to remold and rejuvenate for our own orders. Such unexpected retreats on the part of the self-styled advanced models strike us now with amazement and awe. We also perceive the reintroduction of arbitrary practices in some Western societies that we are doing so much to phase out in the East. It is difficult to grasp the Western desideratum in the initiation of oppressive structures, domestically and internationally, that we in the East are taking pains to cast out.

Many of us took at face value phrases like “We, the people of the United States”, or “We, the peoples of the United Nations”, both moving expressions in the Preambles of the Unites States Constitution and the United Nations Charter respectively. I was one of the many aspiring youngsters educated at American colleges and universities. The prevailing portrayal of the American Government as being “of the people, by the people and for the people” by none other than ‘Honest Abe’, the 16th President of that great nation, at the concluding part of his legendary Gettysburg Address in 1863, had been early instilled in our minds.[1] The American people, foremost its youth, take this definition for granted even today. I personally discovered much after the conclusion of my formal education that Rutherford B. Hayes, the candidate of corporate interests and the eventual 19th President, came forward, only thirteen years later (in 1876), with the following contradictory definition: “This is the government of the people, by the people and for the people no longer. It is a government of corporations, by corporations, and for the corporations”.[2]  Bringing to mind the controversy over the results of the presidential election of 2000, Hayes’s Democratic opponent had won a larger popular vote, but the Republican managers contested the returns, and a special commission awarded the election to Hayes. The latter’s diametric portrayal of the American Government is not well publicized. Similarly, even President Lincoln, who had composed the earlier and popular definition, observed the following just before his death: “Corporations have been enthroned...An era of corruption in high places will follow and the money power will endeavour to prolong its reign...until wealth is aggregated in a few hands...and the Republic is destroyed”.[3]

Neither the average citizen, nor foreign scholars had timely and adequate access to these new definitions of the American democratic model. In terms of  American past, further penetrating return to the original first-hand documents and  critical interpretations may still be necessary. Past scholarship is certainly not devoid of such criticism. Some great writers of American history scrutinized basic political texts and structure from the viewpoints of interests and conflicts.[4] Throughout most of the history of that country the forces of progress and conservatism have been locked in struggle. This encounter may be seen during the crucial years of the War of Independence, the Civil War, the Spanish-American War, the economic crash, the New Deal, the civil rights movement, the Vietnam War and the wars of our times.

The American manufacturers and plantation owners, who felt oppressed by metropolitan England and broke with it to emancipate themselves wheedled, as part of an old story, the lower classes to fight for the rich. The hand that wrote the Declaration of Independence also wrote advertisements for fugitive slaves. The American Constitution was produced more than two centuries ago by fifty-five men, signed by thirty-nine, most of whom were slaveholders, and adopted in only thirteen states by the votes of less than two-thousand men. Afterwards, millions of Africans tilled the cotton, rice, sugar-cane and tobacco for the few “Lords of the Land” and worked as servants for the “Bosses of the Buildings”.[5] The country was united only in name. The landlords of the south finally fought the money lords of the north. The Black men and women were now free to move north, where they had no job, no roof, and not even the boiled corn they had in the south. The lords of industry have been in the saddle since then. One short step was necessary from control of wealth to control of the government.

It is not accidental that the United States started one of the first imperialist wars. The War of 1898 transferred most of the colonies of the senile Spanish monarchy into American hands. From the idea of national sovereignty the United States jumped to imposing a colonial administration on subjugated nations; from the principles of equality it passed to an apologia of the inequality of nations and races; from democratic isolationism it moved on to interventionism. When the Republican-controlled Senate refused to support U.S. participation in the League of Nations on President Woodrow Wilson’s terms, the domestic debate was less between isolationism and internationalism than about how American freedom of action could be better protected. During the terrible depression years after 1929, while millions tramped the streets looking for jobs that did not exist, the men at the top continued to pay for themselves thousands of dollars per week. The American dream of a never-ending prosperity had become an exploded myth. The system of production, in that most acute form of capitalism, had turned the richest country in the world into a stricken nation. The sequence of more profits and more accumulation snapped. When it could no longer expand, it contracted. The New Deal saved the system by eliminating its existing evils, ignoring the fact that those evils were the product of that very system.

FDR aimed at more than merely making capitalism work; he wanted it to work more tolerably for the vast majority. The present U.S. Administration targets the removal of the gains of the 1930s, on the part of  the average men and women, although the New Deal was only a reshuffle of the old deck of cards. Foreign students of political science (like myself), studying in the United States in the 1950s, were astounded to read in their textbook[6] that the southern states in those years had been one-party dictatorships for decades, with “bosses”,[7]  “machines” and not a hint of opposition allowed even within the party in power.

***

The originators of the United Nations gave the impression that the U.N. Charter was to be a guide towards a new international order. During my graduate years in the United States, I had the privilege if being taught by the very individuals who wrote the American draft of the Charter. The latter’s Preamble creates indeed an idealistic vision. In 1945, Virginia Gildersleeve adopted from the U.S. Constitution the Charter’s opening words: “We the peoples of the United Nations...” Three years later, Eleanor Roosevelt presented to the General Assembly the text of the Universal Declaration of Human Rights, the first magna carta of humankind. But there was a gap between vision and reality. The victorious allies who had won the war wanted to rule the post-war peace. The United States, which had learned some lessons from the League experience, remained in control, along with four other most powerful countries. Only the five permanent members enjoyed a veto privilege. The Security Council was designed to run the U.N. More than half a century after its creation, the U.N. Charter still remains unchanged, including even its so-called “enemy clauses”. More realistically, the Preamble might have started as follows: “We the most powerful Five Nations of the North...”

The United States, among the five, dominates the U.N. in a multifaceted way. It is the only host to a public service international organization that repeatedly violated its Charter, almost succeeded in bankrupting it deliberately, and undermined its very existence by ignoring it. No member country used it for its own purposes and at the same time damaged it as the United States. The conflict is, not only a matter of inflated bureaucracy, squandering of funds, unpaid dues, arms control, peacekeeping, world trade or global environment, but a clash of interests and values. Washington’s policy is to try to make all international organizations, including the U.N., compliant to its own policies. Those who chart America’s course, especially since the end of the Cold War, do so with a clearly defined purpose in mind: to expand the American imperium.        

The United States has never been comfortable with the constraints of multilateralism. Washington’s angry reactions were aimed in the past mainly at the Third World agenda, but now also at some permanent members of the Security Council. Iraq is not the only case where the U.S. engaged in armed action without the authorization of the latter body. That country is reluctant to sign even conventions that protect the global commons.

A perusal of the official position of the American Government with respect to the principal human rights treaties reveals  that this country either failed to sign or ratify some conventions or was on record for serious shortcomings in terms of compliance with a number of others. It has not signed the Optional Protocol to the Convention on the Elimination of All Forms of  Discrimination against Women, the first and the second Optional Protocols to the International Covenant on Civil and Political Rights, the International Convention on the Protection of the Rights of All Migrant Workers and Members of Their Families, and the treaty banning anti-personnel mines. The U.S. administrations did not sign core International Labour Organization conventions that protect basic labour rights. It has signed but not ratified the International Convention on Economic, Social, and Cultural Rights, the Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination against Women, and the Convention on the Rights of the Child.

There are significant defects in the American record in terms of compliance with a number of these treaties. American reports either were not forwarded to the committees on time or some statements in the reports contrasted with the provisions of the conventions signed. For instance, the first compliance report to the International Convention on the Elimination of All Forms of Racial Discrimination was submitted five years later. The U.N. committee responsible for the assessment of such reports expressed concerns about U.S. failure to live up to key provisions of the convention and continuing racial discrimination. Not only the American officials had too limited an understanding of the treaty’s scope and failed to implement it, legislation with the announced intent of prohibiting racial discrimination was not so in practice. Only a few days prior to the 9/11 terrorist attacks the United States abruptly withdrew from an important U.N. World Conference against racism and related intolerance, held in Durham, South Africa. Although the official explanation was that the American Government opposed references to Zionism in draft documents, it was at least as disturbed over calls for reparations on account of severe racial discrimination at home.

The United States dismissed the binding obligations of the Kyoto Protocol and thrusted the burden of fighting global warming on the rest of the world. It rejected the Comprehensive Test Ban Treaty and announced that it will test new types of nuclear weapons. It withdrew from the Anti-ballistic Missile Treaty and kept developing a space-based missile system.

***

The United States is the only country condemned by the International Court of Justice for unlawful use of force. The World Court found (1986) that the United States had financed, equipped, armed, organized and trained the “Contras” and mined Nicaragua’s major port.[8] It should be well-known that the United States has been notorious for arbitrary use of force.[9] Moreover, much earlier than the 9/11 attacks the reasons given for these operations have been tales of coverups, distortions, and manipulations of the media.[10] Following its own order, based on power politics and allowing to act unilaterally most of the time, the United States has become now the leading country, against an overwhelming majority, opposing the International Criminal Court.[11] Although the latter represents a genuine revolution in the system of modern international law, the United States sought immunity for its own citizens in a number of ways, including the passage of the American Servicemembers’ Protection Act (2002), failing to submit the founding Rome Statute to Congressional approval, withdrawing its signature from that document,  rejecting the authority of the Court, signing special bilateral agreements exempting its military personnel from the host country’s jurisdiction, and pursuing a policy empowering the permanent members of the U.N. Security Council to decide on the fate of a prosecution referred to the Court by the SC.

Throughout these developments, foreign elites watched American leaders, while insisting that they speak great truths, describing the role of their country in the world as a Manifest Destiny to help transform the entire globe. Starting almost immediately after independence, opinion formers in successive generations explicitly stated that the dominant fact of American history had been expansion and that Great Power status had been thrust on that country to save the world a number of times. As the 20th century approached, American chieftains of policy felt that nothing would satisfy them in the future but free access to all foreign markets. Prosperity at home through overseas expansion has been the cornerstone of American diplomacy for many decades. America proclaimed a number of times its intention to build  “a new world order by applying its  domestic values to the world at large”.[12] Some elements of  President Wilson’s 14 Points, which he read at Versailles, benefited his country alone, and Presidents FDR and Truman aimed to recast the entire world on the American model. The end of the Cold War produced an even greater temptation to further the same cause. U.S. leaders representing both parties agreed that the United States had emerged as the indispensable nation. The policies of Presidents George H.W. Bush and Bill Clinton reflect a single-minded determination to extend American ascendancy.

***

The attack on American soil in the morning of 11 September 2001 wounded the people of that country to the core. It also rocked the world almost as hard as the United States. But it also created for the new Bush Administration favourable circumstances to turn the clock back by reducing the prerogatives of the federal government to the level of the pre-New Deal days and pursue a policy of expansion abroad that may be described as a continuation of the McKinley era. Certain selected groups in the United States are now subject to uncurbed surveillance by various official agencies. Individuals, some of whom are American citizens, but originally from the Arab countries, the Middle East and North Africa, even other parts of Asia or from an Islamic environment are pushed to a new status of  Untermenschen. Mostly young Muslim and/or Arab males were detained allegedly in connection with the 9/11 investigations. The overwhelming majority, unrelated to any terrorist act, was under custody or in prison.

American actions led to two wars, which destroyed two governments, killed Afghan civilians more than the number of the 9/11 victims, led to appalling tortures in Iraq on the part of the occupying forces that promised liberation and democracy, and signalled a new era apparently to be dominated by the following: military intervention lacking international consent, series of falsehoods as camouflage for use of force, conquest and subjection, naked assault accompanied by indiscriminate killing and violence embracing sadism, scandalous war crimes in disregard of international law, new governments composed of selected individuals with no roots among the local people, civilian or military decision-makers whose wanton actions as occupiers bring to mind the Roman proconsuls, representatives with hands stained in blood, variety of theft from oil to archeological treasures, a policy of stick and carrot, and ever-growing death.

Even before 9/11, there were widespread human rights violations in the United States. But the official policy since then amounts to rejection of the democratic gains of the American people for the last seven decades and search for U.S. hegemony over the globe. Granted that the 9/11 attacks were monstrous and destructive, the White House launched a series of its own attacks at home that may last longer than any war the American Government may be planning for the future. The clumsily-titled USA Patriot Act (2001), a law of 342 pages that passed through the Congress in record time, eliminated the barriers between the law enforcement and intelligence agencies, empowered the latter to conduct secret searches  in cases not related to terrorism, accepted guilt by association, and gave the government the opportunity to deny the exercise of free speech.

A White House Executive Order (2001) authorized military committees to try swiftly and secretly certain non-citizen civilians in the United States, with no presumption of innocence  nor protection against forced confessions, and convict them, including death sentence, by a two-thirds majority with no right to effective appeal. With the absence of right for the defendants to confront the evidence, to object to illegally obtained records, or to appeal for a public trial, this kind of a judicial system where a small group of officers act as prosecutors, judges, jury, court of appeal and executioners is an unusual practice that all Third World countries have been endeavouring for some time to push back to the annals of history. Another Executive Order, which contradicts the earlier Presidential Records Act, removed the official papers of two past presidents from the public domain. While the Homeland Security Act (2002) was made supposedly to ensure that the efforts to defend the country would be comprehensive and united, not only dozens of agencies charged with security are now located within one Cabinet department, but also the country seems danegerously ill-prepared to handle an attack on American soil.

Through the ill-use of the concepts of patriotism and loyalty, dissent is now significantly restricted, and members of chosen ethnic, racial or religious groups are maltreated. Especially the racial minorities are disproportionally affected by over-incarceration. Although Islam is the religion of some Arab Americans, most Muslims living in the United States are not Arabs. For instance, Afro-Americans presently constitute about 40 percent of the Muslims. Some Muslim Americans, whether Arab or not, are now effectively living under martial law. A few thousand immigrants, mostly young Arab men, are being interrogated although there is no evidence of their connection with the 9/11 attacks. And the divide between aliens and citizens is a thin one.

***

Some events abroad now demonstrate that the international actions of the United States have become the extension of the norms and rules of such domestic political behaviour. While the climate of fear was a fertile breeding ground for the weakening of civil liberties and the vilification of minorities, the campaign against terror intensified the unilateralist tendencies in American foreign policy. The enduring hunger to control Afghanistan and Iraq was fitted into the context of the war on terrorism. A new “great game” is underway in the Middle East and Central Asia. Motivation of direct control through military presence over most of the world’s oil reserves is accompanied by the desire to prevent others to rival its global hegemony.

Neither of the two U.N. Security Council resolutions on Afghanistan, both taken between the terrorist assault on 9/11 and the American intervention (7 October), authorises the use of force. Neither military response, nor Afghanistan is mentioned in them. There are of course references to measures to check and subdue terrorism. The sophisticated aircraft of the U.S. Air Force attacked a country that does not possess war planes, leaving it to some Afghanis to kill other Afghanis and promoting, in the process, the Northern Alliance thugs, not much different from the Taliban, to the status of “freedom fighters”. However, when hundreds of Afghani prisoners died either by suffocation in the container trucks used to transport them or by direct execution, the U.S. soldiers were there to witness the urine, vomit and rotten flesh that remained. Moreover, hundreds more were executed and shovelled in mass graves in the presence of American soldiers. In the final analysis,  the United States profited by the 9/11 attacks to gain control over the Caspian and Central Asian oil and natural gas as well as their export routes through Afghanistan and Pakistan.

The oft-repeated arguments for Iraq’s invasion –Saddam’s possession of weapons of mass destruction and link to Al-Qaeda- were downright false. The war was, not only for oil, but also for water, roads, trains, buildings, ports, bridges, phones, and the art treasures. Save a group of Baghdadis who helped American soldiers to bring down a Saddam statue, the Iraqis did not welcome the occupation forces  in a way the GIs were met with open arms in Paris in 1944. Everything from unilateral action and wanton use of force to torture and vandalism in museums will leave ugly large footprints for a very long time. “The empire of good” and “the axis of evil” are all mixed up now. Even some of the war’s firmest backers suggest that the U.S. position in Iraq is now a lost cause. The corruption of U.S. leadership, civilian and military, allowed discipline to degenerate into criminality. Brig. Gen. Janis Karpinski, the commander of the MPs, may have asserted that the conditions at the Abu Ghraib prison were so good that the prisoners would never want to leave, and some Americans (like Sen. James Inhofe) might think that the incident was blown out of proportion. The truth, however, is that U.S. occupation unleashed such an intense anti-Americanism that it now extends, not only to soldiers, but pretty much everyone associated with the Americans. To pin the crimes on “a few bad apples” is pseudomorality, and the ultimate responsibility rests with those who made war in Iraq and denied rights to the captives. This scandalous reality is the byproduct of the occupation authority seizing thousands of people in secret, locking them in torture chambers and assuming them to be guilty. The whole episode is a failure of the American ‘model’. The denials wore off, and criminality sank in.

Although the neocons’ star has fallen since the war with Iraq, they have probably not given up calls for regime changes in Iran, Syria and elsewhere. Just as they were proven wrong while supposing that the Iraqis would receive American soldiers with open arms, the expectation that Teheran is just “waiting for them” is at least an equal betrayal of truth. The neocons miscalculated in Iraq, and they continue to mismanage it, but it would be unwise to rule them out. 

Some of the so-called “coalition forces” in Iraq are expected to be withrawn. The new Spanish Prime Minister announced the pull-out of their troops as soon as possible. Senior Polish government officials stated that their soldiers would also leave. Nicaragua already pulled out, and Honduras is expected to withdraw. British soldiers seem likely to stay symbolizing the Anglo-American trans-Atlantic bridge and guaranteeing the dominance of  the U.S. military-industrial complex aided by British contractors. The United States owes the presence of its Australian coalition partner in Iraq to the election campaign of John Howard, the country’s arch-conservative politician who linked a small group of Afghani asylum seekers to terrorism. Facing a high probability of defeat in the election, he appealed to the electorate on race and immigration issues, sacrificing in the process the two-decades old multiculturalism.

The close alliance between the United States and Israel, before and after the war in Iraq, harmed both American and world interests. The present U.S. Administration has grown even closer to the most extremist government in Israel’s history. Post-Rabin Israel, which expects the clock to turn back, is at odds with all its neighbours and the world. Israel, the only Middle Eastern country possessing weapons of mass destruction, is waging a war against the Palestinian people with the knowledge of the American Government. Especially after the invasion of Iraq, Israel is firmly aligned with the U.S.-British military axis. It is now increasingly behaving like a rogue state. The assassinations of the Ariel Sharon government, which appear to be calculated moves, show that the path of escalation has been deliberately chosen. His administration aims at exploiting terror politically, not to fight it. The Israeli armed forces systematically destroyed the structures of Palestinian economic and political life. They resorted to excessive lethal force against unarmed Palestinian demonstrators and launched heavy attacks on the official headquarters of President Yasser Arafat. Some Israeli Cabinet members openly call for ethnic cleansing of the Palestinians. Their expulsion and/or migration to neighbouring Jordan will dwarf all previous atrocities since Deir Yassin.

Under the pretext of security, Israel is also building an “Apartheid Wall”, as part of its long-term policy of occupation, expulsion and discrimination that amounts to the destruction of the material basis for the survival of the Palestinian society. Sizable portions of the latter are imprisoned in walled ghettos and lost part of their land, water resources and sources of livelihood. This monstrous project as well is encouraged by the wanton use of force  in international relations, and especially in the Middle East. After more than half a century, it now seems more obvious than any time before that the U.N. General Assembly recommendation of Partition (1947) , which never had a legal basis, cannot be implemented. Its alternative is a single binational state embracing both Jews and Christian or Muslim Palestinian Arabs. There have been long periods in the history of that land, for instance the Ottoman centuries, during which these two communities coexisted peacefully. The binational state option has been advanced by numerous individuals, Jews and non-Jews, at different times, including Dr. Judah Magnes, the President of Hebrew University in Jerusalem, and lately, Libya’s leader Muammar Khaddafi.               

 ***

The authority and the integrity of the United Nations will be further undermined if its role in Iraq and the Palestine issue does not go beyond “internationalizing” occupation in both cases. Iraq needs a genuine worldwide mission that does not reign over its territory, does not claim the country’s riches, and does not distribute its assets to profiteers. Peacemaking in Iraq and Palestine should be the most important task of the United Nations. Much of the responsibility falls on the U.N. General Assembly, whose resolutions are only legally unbinding recommendations but where the veto privilege of the United States does not operate. This international body should not enter Iraq or Palestine as the political arm of the occupiers, but as the defender of the independence and sovereignty of both. The United Nations should go into Iraq with a peacekeeping force, preferably composed of Arab contingents, and with a program of assistance – only after the United States pulls out completely. An effective way to solve the Iraqi and the Palestinian issues is to stage a regime change in the United States, not just a replacement of the Chief Executive in the White House. Judging from the election campaigns, however, even the Democratic alternative does not go far enough to realize a prompt shift from occupation to Iraqi sovereignty. The American people are interested in political leadership that can champion the goals and values of the average citizen. Otherwise, under the present circumstances, the celebrated philosophical treatise of Karl Popper[13] on “open society” will need another volume on the United States as a threat to it.             
Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Professor Emeritus of International Relations, University of Ankara
IPO

Sayfa Basi

References

[1] My first encounter with Lincoln’s address was in our Robert College (Istanbul) Sophomore textbook: Dudley Miles and Robert C. Pooley, Literature and Life in America, Chicago, etc., Scott, Foresman and Co., 1943, p. 117.

[2] David C. Korten, When Corporations Rule the World, West Hartford (CO) & San Francisco (CA), Kamarian Press & Berrett-Koehler Publishers, 1995, p. 58.

[3] Harvey Wasserman, America Born and Reborn, New York, Collier Books, 1983, pp. 89-90.

[4] For instance: Charles A. Beard, An Economic Interpretation of the Constitution of the United States, London, Macmillan, 1913; Leo Huberman, We, The People, New York, Monthly Review Press, 1932. Later: William Appleman Williams, The Contours of American History, New York, 1966.  Much later: Andrew J. Bacevich, American Empire: the Realities and Consequences of U.S. Diplomacy, Cambridge, Mass., Harvard University Press, 2002; Kevin Phillips, American Dynasty, New York, Penguin Group, 2004.

[5] Richard Wright, Twelve Million Black Voices, London, Lindsay Drummont Limited, 1947.

[6] V.O. Key, Jr., Southern Politics, New York, Alfred A. Knopf, 1950.

[7] For instance: Senator Byrd in Virginia, “Cotton Ed” Smith in S. Carolina, Eugene Talmadge in Georgia, Crump in Tennessee, Jim Folsom in Alabama, W.L. O’Daniel in Texas, and Huey Long in Louisiana.

[8] Francis A. Boyle, “Determining U.S. Responsibility for Contra Operations Under International Law”, The American Journal of International Law, 81 (1987), pp. 86-93.

[9] Max Hilaire, International Law and the United States Military Intervention in the Western Hemisphere, The Hague, Kluwer Law International, 1997.

[10] John Quigley, The Ruses for War: American Interventionism Since World War II, Buffalo, N.Y., Promethues Books, 1992.

[11] Hans Köchler, Global Justice and Global Revenge? International Criminal Justice at the Crossroads, Wien and New York, Springer-Verlag, 2003.

[12] Henry Kissnger, Diplomacy, New York, etc., Simon & Schuster, 1994, p. 805.

[13] Karl Popper, The Open Society and Its Enemies, 2 vols., Princeton, N.J., Princeton University Press, 1963.

 


 

Yuzde Bir (% 1)

Dünyanın, denizler hariç, yüzölçümü yaklaşık 149 milyon kilometrekare. Türkiye'nin denizleri hariç, yüzölçümü 771 bin kilometre kare. Yani Türkiye, dünyanın yüzde 0.5'ini (binde besini) kapsiyor. Dünyanın nüfusu 6460 milyon. Türkiye'nin nüfusu 70 milyon. Yani Türkiye, dünya nüfusunun yüzde 1'inden biraz fazlasını oluşturuyor. Satınalma gücü paritesiyle ölçüldüğünde Dünyanın Gayrisafi Yurtiçi Hasılası (DGSYIH) toplamı 55.6 trilyon dolar. Türkiye'nin aynı ölçüye göre gayrısafi yurtiçi hasılası (GSYIH) 551 milyar dolar. Yani Türkiye, dünya gayrısafi yurtiçi hasılasının yüzde 1'ini yaratıyor (ya da dünyanın toplam gelirinden yüzde 1 pay alıyor.) Satınalma gücü paritesiyle hesaplandığında dünyada kişi başına ortalama gelir 8760 dolar. Türkiye'de aynı ölçüyle hesaplanan kişi başına ortalama gelir 7680 dolar. Yani Türkiye'nin kişi başına geliri dünya ortalamasının biraz altında bulunuyor. Dünyanın toplam ihracat rakamı 9.1 trilyon dolar. Türkiye'nin ihracatı (2004) 63 milyar dolar. Yani Türkiye, dünya ihracatının yüzde 0.7'sini gerçekleştiriyor. Dünyanın ithalat rakamı toplamı 9.4 trilyon dolar. Türkiye'nin ithalat miktarı 97.2 milyar dolar (2004). Yani Türkiye, dünya ithalat toplamının yüzde 1'ini yapıyor.

Dünyadaki ekonomiler kişi başına gelire göre sınıflandırıldığında kişi başına geliri 825 doların altında olanlar düşük gelirli ekonomiler, 826- 3255 dolar arasında olanlar orta gelir düzeyindeki ekonomiler, 3256-10066 dolar arasında olanlar orta üst gelir düzeyindeki ekonomiler ve 10066 dolardan yukarı geliri olanlar yüksek gelir düzeyindeki ekonomiler olarak sınıflandırılıyor. Türkiye bu sınıflandırmada orta üst gelir kategorisindeki ülkeler arasında bulunuyor.
 
Özetle 100 kişilik 100 metrekarelik ve 100 dolar gelire sahip ve birbiriyle 100 dolar toplam tutarında alış veriş yapan insanların yaşadığı bir dünyada yaşayan tek Türk, 0.5 metre kare toprağa sahip, toplam 100 dolarlık üretimin 1 dolarlık bölümünü üretiyor, diğerlerine 0.7 dolarlık mal ve hizmet satıyor ve onlardan 1 dolarlık mal ve hizmet satın alıyor. Buraya kadar yapılan karşılaştırmalar Türkiye'nin dünyanın yaklasik yüzde 1'ini oluşturan bir ekonomiye sahip olduğunu gösteriyor bize.

Böyle bir dünyada ötekiler de Türkler kadar pay alsa inanılmaz adil bir görünüm çıkardı ortaya. Ama gerçek böyle değil. Burada her bir Amerikalıya 5 dolar, her bir Avrupalıya 4 dolar düşüyor. Buna karşılık her bir Çinli yalnızca 0.6 dolar, her bir Hintli de 0.4 dolar elde ediyor. Türkiye öyle bir konumda ki bütün dünyanın ortalamasını temsil ediyor. 1 Türk 1 dolarlık üretim yapıyor, bunun 0.7 dolarını ötekilere satıyor ve onlardan 1 dolarlık mal alıyor ve geri kalan tutarı da (0.3 dolar) ötekilerden borçlanıyor.

 Böyle bir dünyada gelecekte iki şeyden birisi olacak. Ya 100 dolarlık pasta büyüyecek ve pasta büyürken göreli düzelmeler olacak, örneğin Çinli başına gelir 0.6 dolardan yukarı gidecek; ya da mevcut pastanın paylaşımında dengeler yeniden oluşacak. Yani dünyanın bugünkü görünümü her bir ülkenin kendi iç görünümündeki çelişkilerden farklı değil. Nasıl ki her bir ülkenin kendi içinde gelir dağılımı eşitsizlikleri varsa aynı şey dünya genelinde de söz konusu. Türkiye bu durumun önemli istisnalarından birisi. Türkiye'nin içinde ciddi bir gelir dağılımı eşitsizliği var. DİE'nin açıkladığı 2003 yılına ilişkin Gini Katsayısı (GK) 0.42 (optimal GK=0). Bu oldukça adaletsiz bir gelir dağılımını gösteriyor. Buna karşılık Türkiye'nin dünya gelirinden aldığı pay son derecede adaletli (ya da dünya üretimine yaptığı katkı çok ölçülü).

Türkiye, gelecekte ekonomik dengelerini zedelemeden dış borçlanmasını düşürüp, kendi iç gelir dağılımını düzeltebilirse dünya açısından örnek oluşturacak ve bugün çalkantılar yaşamasına karşılık gelecekte bir barış adası olacak. Türkiye'nin geleceği açısından temel alınacak misyon bu olmalı.

Mahfi Eğilmez

Sayfa Basi


Türkiye Çelişkileri

Türkiye ekonomisi son dört yılda yakaladığı % 7.8'lik ortalama büyüme hızıyla, 1923'ten bu yana geçen dönemin % 4.9'luk büyüme ortalamasının çok üstünde bir performansla ekonomisini büyütmeyi başarmış bulunuyor. Buna karşılık 2001'de % 8.4 olan işsizlik oranı 2005'te % 10.3 olarak gerçekleşmiş durumda. Yani son dört yılda büyüme rekorları kıran Türkiye, işsizliği azaltmak bir yana artırmış. Verimlilik artışı bir açıklama yolu olsa da son dört yılda % 7.8 ortalama büyüme hızı yakalamış gelişme yolundaki bir ülkede işsizlik oranının azalmayıp artması Türkiye ekonomisinin ilk çelişkisi.

Türkiye, yüksek büyüme hızının yanına bir de sabitleşmiş dalgalı kuru eklediği için hızla zenginleşiyor. 2000'lere 200 milyar dolarlık GSMH ve 3 bin dolarlık kişi başına GSMH ile giren Türkiye, şimdilerde 360 milyar dolarlık GSMH ve 5 bin dolarlık kişi başına GSMH'nin keyfini çıkarıyor. Bu rakamlar bize toplumun zenginliğinin son yıllarda neredeyse iki kat arttığını söylüyor. Buna karşılık oldukça bozuk olan gelir dağılımında pek bir düzelme görülmüyor. Gelir dağılımının adil olup olmadığını ölçmede kullanılan Gini Katsayısı 0.40'lardan aşağı inemediği için Türkiye bir türlü dünyada en bozuk gelir dağılımına sahip ülkeler arasından çıkamıyor. Bunu doğrulayan bir başka gösterge olarak Dünya Bankası'nın fakirlik araştırmaları Türkiye'de her 100 kişiden 25'inin günde iki doların altında gelire sahip olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye ekonomisinin ikinci çelişkisi burada saklı: Toplum zenginleşiyor ama gelir dağılımı düzelmediği için fakirlerin sayısı azalmıyor.

Türkiye son yıllarda yakaladığı bir ivmeyle iç dengesini düzeltiyor. Öteden beri en önemli sorunlardan biri olan bütçe açıkları (BA) giderek kapanıyor. 2000'li yıllara %10'luk BA/GSMH oranıyla giren Türkiye, 2005 yılında bunu %2'lere gerileterek Maastricht Kriteri'ni yakaladı. Bu gelişme Türkiye'nin mali disiplini sağlaması açısından çok önemli. Geçmişte Türkiye'nin sorunu bütçe açığının finansmanı idi. Bu sorun artık önemini kaybetmeye başlamış görünüyor. Buna karşılık 2000'lere %2'ye yakın CA/GSMH oranıyla giren Türkiye, bu oranı şimdilerde % 6.5'lere çıkarmış ve bu kez dış dengeyi ve onun finansmanını sorun haline getirmiş durumda. Türkiye ekonomisinin üçüncü önemli çelişkisi buradan kaynaklanıyor: Geçmişte bütçe açıkları dış denge sorununa yol açardı, şimdilerde dış denge sorununun dönüp bütçe açığına ya da iç denge sorununa yol açıp açmayacağı tartışılıyor.

Türkiye'de kamu kesimi dış borç stoku gerilemeye başladı. 2004'te 74 milyar dolara ulaşmış bulunan kamu kesimi dış borç stoku 2005'te 65 milyar dolara indi. Geçmişte dış borçlanmada disiplinsiz davranan ve bu disiplinsizliği özel kesim tarafından eleştirilen kamu kesimi sonunda bu disiplini yakalamış görünüyor. Buna karşılık özel kesim dış borç stoku hızla artmaya başladı. 2004'te 67 milyar dolar olan özel kesim dış borç stoku 2005 sonunda 87 milyar dolar düzeyine kadar yükselmiş bulunuyor. Yani bu kez geçmişte kamu kesimini suçlayan özel kesim disiplini elden bırakmış görünüyor. Kamu kesimi, borçlanma disiplinini acı deneyimler yaşayarak öğrenmiş gibi dururken özel kesim geçmişte yaşadığı benzer acı deneyimlere karşın parite düşüklüğünden yararlanmak uğruna bu disiplinden uzaklaşarak hızla dış borç stokunu artırıyor. Dördüncü çelişki burada: Öteden beri sorunun kaynağı olarak takdim edilen kamu kesimi kendi dış borç stokunu düşürdüğü halde Türkiye'nin dış borç stoku artmaya devam ediyor.

Türkiye'de özel kesim giderek güçleniyor. Ne var ki özel kesim kuruluşları ve özelleştirilen kamu kuruluşları yabancılar tarafından alınıyor. Beşinci çelişki burada: Güçlenen özel kesim, malına, güçsüz olduğu dönemdeki kadar sahip çıkamıyor.

Türkiye ekonomisinin geleceğine bu çelişkiler damga vuracak.

Dr. Mahfi Eğilmez

Sayfa Basi


Acemhöyük
Sayın Şafak Şallı, Sevgili Rehber arkadaşlarım, TUREB, İRO, İZRO, ARO, Rehber Dernekleri, Aksaray Valiliği, Kültür ve Turizm Bakanliğı, TÜRSAB, Yeşilova Belediye Başkanliğı

Acemhöyük konusunda sizlerin desteğinize yardımlarınıza ihtiyacımız var.

Sizlerin de bildiği gibi Acemhöyük, Prof. Dr. Orhan Alp'e göre büyük yangın öncesine kadar Hititler'in Başkenti idi. Diğer kaynaklar Asur Ticaret Kolonileri'nin en önemli üç "Karum" Merkezinden (Acemhöyük-Kültepe-Alişar) birisi olduğunu isaret ediyor. Gerek Prof. Dr. Tahsin Özgüç, gerek Prof. Dr. Nimet Özgüç, gerekse Prof. Dr. Aliye Öztan,  Acemhöyük ile ilgili onemli arkeolojik kazilar yapmislar ve ayrıntılı bilimsel yayinlar ortaya koymuslardir. TUBA da bu konuda önemli kaynaklar listesi yayımladı.

Acemhöyük 46 yıldır kazılıyor ve çok önemli kerpiç saraylara ulaşılıyor. M.Ö. 3 binleri 2 binleri Acemhöyük Arkeolojik Kazilari gün yüzüne çıkartıyor. Acemhöyük’de bulunan eserler Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Niğde Müzesinde, Aksaray Müzesinde sergileniyor. Bu eserler, Prof. Alp'e göre hem Hititler dönemine, hem Asur Ticaret Kolonileri dönemine, hem de Hellenistik-Roma dönemlerine ait. Büyük İskender'in Darius III ile karşılaşmadan önce Acemhöyük-Tyana-Köşk'de kamp kurduğu bile söyleniyor.

Ancak, Acemhöyük tüm tarihsel geçmişine, kültürel zenginliğine ve 46 yillik Aekeolojik kazilara karşın yok oluyor. Yağan yağmur ve kar Acemhöyük Saraylarının üzeri açık olduğu için Acemhöyük'ü eritiyor.

Acemhöyük'ü gelecege tasimak için A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü ve ODTÜ Mimarlık Bölümü isbirliginde Acemhoyuk’u Koruma ve Acemhoyuk Hazinelerini Sergileme Projesi tasarlandi. Proje bedeli yaklasik 1 milyon YTL.

Kamuoyu oluşturarak, Turizm ve Kültür Bakanlığı’nin dikkatlerini bu konu üzerine çekerek, sponsor-mesen bularak, Hasankeyf-Allionai-Mardin için gösterdiğimiz gayretleri Acemhöyük için de göstererek bu fon'u bulup Acemhöyük'ü geleceğe, çocuklarımıza taşımamız gerekmektedir. Acemhöyük'ün tanıtımını biraz daha zenginleştirmek için www.transanatolie.com web sitesinde Acemhöyük 5 dilde anlatıldı. Ulusal kaynaklarımız, ulusal başvuru mercilerimiz tükenirse Avrupa Birliğinin kapısını da çalmak istiyoruz.

Gereğini saygı ile bilgilerinize sunarız.

İbrahim Çamkerten
Acemhöyük'ü Koruma ve Kurtarma Grubu Üyesi
Acemhöyük Tanıtim Sponsoru

Sayfa Basi


İğrenç olabilmek...

ÇILGINLIK bulaşıcı bir hastalık galiba... Önce yani 11 Eylül 2001 terör eyleminden sonra ABD’de görüldü. Şimdi Avrupa’ya yayıldı. Son olarak Fransa’da, Hollanda’da, İsviçre’de ortaya çıktı.

ABD’de önce Başkanlık Emirnamesi ile, sonra "Patriot Act" dedikleri "Yurttaş Yasası"yla hukukun ırzına geçildi.

"Terörle bağlantılı" sandıkları her kişi ve eylem için Ortaçağ engizisyonunu aratmayan kurallar ve uygulamalar getirdiler.

İngiltere’nin aynı amaçla getirdiği yasaların uygulaması, onların becerisi sayesinde dünya kamuoyunu karıştırmadı. Ama hukukun çiğnenmesi orada da mazur ve makul sayıldı. Kimse de hesap sormadı.

Fransa ve İsviçre’nin tüm tarihleri boyunca savundukları "düşünceleri ifade özgürlüğü"nü hiçe sayıp insanlara, "Ya resmi politikalarımıza uygun düşünürsün yahut cezalandırılırsın" dediğini biliyoruz. Bunu "Biz Ermenilere karşı Türkler soykırım uygulamıştır diye karara bağladık. Aksini söyleyen -söylediği gerçek olsa da- hapisle cezalandırılır" diyerek ortaya koydular.

Demek ki yasal prosedür tamamlanınca ancak en aşağılık faşist ülkelerde görülen uygulamalar bu "demokratik"(!) ve "uygar"(!) ülkelerde de başlayacak.

Ama bu faşist baskıların en yenisi ve belki de en iğrenci, kendisini "hoşgörünün ve liberal değerlerin kalesi" gören Hollanda’da ortaya çıktı:

Gelecek ayın 22’sinde yapılacak Parlamento seçimlerinde Hıristiyan Demokrat Birliği’nden (CDA) aday olan Osman Elmacı ile Ayhan Tonca partilerinin "Ermeni soykırımı olmuştur" şeklindeki görüşünü kabul ettiklerini alenen söylemedikleri için adaylıktan çıkarıldılar.

Yani söylediklerinden değil, söylemediklerinden sorumlu tutuldular.

Aynı şeyi daha önce adaylardan Erdinç Saçan’a yapan Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (PvdA) şimdi de Nebahat Albayrak’ı baskı altına aldığı bildiriliyor. "Ya Ermeni soykırımı olmuştur dersin yahut adalıktan çıkarsın!"

İnanılmaz bir hukuk ihlali...

Bitmedi... Hamburg Başkonsolosluğu’ndan emekli dostumuz Ülkü Başsoy, Hollanda milletvekillerinden Bayan Tineke Huisinga-Heranga’nın, "Ermeni soykırımı olmamıştır" diyenlere ceza verilmesini isteyen bir yasa önerisini parlamentoya sunduğunu bildiriyor.

Ülkü Başsoy bu hanıma bir mektup göndermiş, "Sizin demokratik değerleriniz, ahenk içinde farklılık iddialarınız nerede?" diye soruyor. "Sizden farklı düşünenlerin ağzını kapatırsanız ifade ve ikna özgürlüğünü nasıl savunacaksınız? Biliniz ki sizinki dahil, siyasi partileriniz Avrupa’nın 1930’dan 1945’e kadar yaşamaya mecbur olduklarını tekrar diriltmekle iftihar edebilirsiniz. (...) Bu uygulamalar ancak Nazi Almanyası’nda, Sovyetler Birliği’nde ve Pol Pot Kamboçyası’nda yaşananlarla mukayese edilebilir" demiş.

Başsoy ve öteki duyarlı Türk aydınları -Türkiye’nin aktif desteğini almadıkça- ne kadar başarılı olabilirler, bize hukuk, insan hakları, ifade özgürlüğü dersi vermeye kalkanlara aynadaki çehrelerini nasıl gösterebilirler bilmiyoruz.

Asıl önemlisi, -kendimizle ilgili yanlışları savunmaksızın söyleyelim- bize Orhan Pamuk, Hırant Dink, Elif Şafak dersi verenlerin yediği naneyi görüyor musunuz?

Oktay EKŞİ
 

Sayfa Basi


 
Türkiye AB'nin 5'inci büyük pazarı

Türkiye, bu yılın (2006) Ocak-Temmuz döneminde AB'den gerçekleştirdiği 26.9 milyar Euro'luk ithalatla Japonya'yı geride bırakarak 5'inci büyük pazar konumuna yükseldi. Bu dönemde Türkiye'nin AB'den ithalatı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18 arttı.


Kesinleşmiş verilere göre yılın ilk 7 ayında Türkiye'nin AB'ye yaptığı ihracat ise yüzde 18 artarak 22.3 milyar Euro'ya çıktı.

Türkiye böylece Ocak-Temmuz döneminde AB ile olan ikili ticaretinden 4.7 milyar Euro açık verdi. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 4 milyar Euro seviyesindeydi.

AB'nin en çok ihracat yaptığı ülkeler arasında 155.6 milyar Euro'yla ABD, 49.1 milyar Euro'yla İsviçre, 36.5 milyar Euro'yla Rusya ve 34.6 milyar Euro'yla Çin, Türkiye'nin önünde sıralandı.

Son bir yılda AB'den ithalatı sadece yüzde 2 artan Japonya, 25.6 milyar Euro'yla Türkiye'nin gerisine düşerken, bu ülkeyi 21.4 milyar Euro'yla Norveç, 15.7 milyar Euro'yla Kanada, 13.2 milyar Euro'yla Hindistan ve 12.7 milyar Euro'yla Güney Kore izledi.

Turkiye İhracatta Avrupa'nin 7. Buyuk Ortagi

Türkiye, yılın ilk 7 ayında AB'ye olan ihracatını da yüzde 18 artırarak 22.3 milyar Euro'ya çıkarmasına karşın 7'nci sırada kaldı.

Bu dönemde AB'nin ABD'den ithalatı 103.1 milyar Euro, Çin'den ithalatı 101.9 milyar Euro, Rusya'dan ithalatı 80.9 milyar Euro, Norveç'ten ithalatı 47 milyar Euro, Japonya'dan ithalatı 44.4 milyar Euro ve İsviçre'den ithalatı 41.1 milyar Euro düzeyinde gerçekleşti.

AB'ye yaptığı 22.3 milyar Euro'luk ihracatla bu ülkelerin ardında sıralanan Türkiye'yi, 21.4 milyar Euro'yla Güney Kore, 13.1 milyar Euro'yla Hindistan ve 10.9 milyar Euro'yla Kanada izledi.

Sayfa Basi


 
Şiirleriyle de gönüllere hitap etti...

Siyaset dünyasının Karaoğlan’ı Bülent Ecevit’in yaşamında şiir de politika kadar yer tuttu. Şiirleri 17 yaşında yayımlanmaya başlayan Ecevit, yapıtlarını 3 şiir kitabında topladı.
1993 yılında yazdığı "Özgeçmiş" adlı şiirinde

"bir boşluktan boşluğa
bir cam bardağa dolmuşum
cam bardakta su olmuş
sudan içmiş can olmuşum
görünmezden cana
bir kumaş örülmüş
kumaşa bürünmüş
beden olmuşum
bir varmış bir yokmuş
iki boşluk arası
bir rüyalık alemde
sen ben olmuşum"

diyen Ecevit’in şiirleri değişik dillere de çevrildi. Doğan Kitap’tan 2005 yılında çıkan ve tüm şiirlerinin bir araya getirildiği "Bir Şeyler Olacak Yarın" adlı kitabında "Önsöz" olarak aynı adlı şiirine yer veren Ecevit, "ozan söze değdi mi/sözün dili çözülür/usun ermediğini/gözün görmediğini/şiir dili duyurur" dizeleriyle bir bakıma "şiir"in tanımını da yapıyordu. Aynı kitabındaki "Niçin Şiir" başlıklı yazısında kendisi için şiir yazmanın, özellikle siyasete girdiğinden itibaren, bir iletişim aracı, bir düşünce açıklama yolu değil, "bir düşünme yöntemi" olduğunu vurgulayan Ecevit’e göre, "düzyazı diliyle düşünülebilenin ötesine geçilebilir bu yöntemle... Başka sanat dallarında da bu olanak vardır. Yeter ki ozan ya da sanatçı şiir dışı ya da sanat dışı bir amaç gözetmesin yaratısında..."

"Şiir Benim Özel Eylemim"

"Topluma bir bildirim olacaksa bunun için şiirden yararlanmam" diyen Ecevit, bu görüşünü şöyle açıyordu:
"Yine de yazdığım şiirlerde bir bildiri bulunabilir. Ama çoğu kez ben de o bildiriyi şiirden öğrenirim veya çıkarmaya çalışırım. Topluma bildiride bulunmak için şiir yazanları eleştirmiyorum. Kimi ozanların topluma insanlığa büyük katkıları olur o yoldan. Ama şiir ille bunun için yazılmalı diyen olursa ona katılamam. Ben yapabildiğim kadar toplumsal görevimi siyasal eylem yoluyla yapıyorum. Siyasal açıklamalarımla yapıyorum. Doğrudan yapıyorum. Şiir benim özel eylemim."

Siyaset ve Şiir

Ecevit, "siyaset-şiir" ilişkisini ele alırken, "Siyasete girdim diye şiir yazmayı şiir çevirmeyi bıraksaydım siyasette ben ben olmazdım" saptamasını yapıyor ve şöyle devam ediyordu:
"Bir siyaset adamının bütün yaşamı ve dünyası siyaset olursa onun siyasette bile yararlı olamayacağına inanırım. Her siyaset adamı ille şiirle veya sanatla ilgilenmelidir anlamı çıkarılmasın bu sözümden... Ama her siyaset adamının siyasetten başka bir dünyası da olmalıdır. Zaman zaman o başka dünyasına geçip siyasete siyasetin dışından da bakabilmelidir. Siyasetin bir soyut uğraş olmadığını siyasetin öz konusunun insan olduğunu öz amacının insan özgürlüğü ve mutluluğu olduğunu unutturmayacak bir uğraşı bir bakış açısı bulunmalıdır siyaset adamının."

Dil ve Şiir

"Dil"in ortak gözlemleri, duyuları, duyguları, izlenimleri nesnel olarak belirleyip tanımlayan sözcüklerden oluştuğunu, bu sözcüklerin art arda dizilişinin belli kurallara göre olduğuna, bunun da insanı düşüncede büyük ölçüde bağımlı kılacağını işaret eden Ecevit, bu bağımlılıktan bir ölçüde kurtulabilme olanağının en çok şiirde bulunduğunu belirtiyor ve ekliyordu:
"Anlatma özgürlüğünden ve sorumluluğundan kurtulması dilde özgürlük kazandırır ozana... Dilde özgürlükse düşünmede özgürlüğü arttırır.
Kuşkusuz kesin bir özgürlük değildir bu... Kesin özgürlük yoktur aslında.
Göreceli bir özgürlüktür bu... Fakat göreceli de olsa önemli bir özgürlüktür.
Şiir dışı amaçla yazılan şiir topluma bildiride bulunmak için için yazılan şiir bu özgürlüğü kullanamaz. Çünkü öyle bir şiir iletişim aracıdır." "Bu anlamda şiir kendiniz için yazmak demektir", Ecevit’e göre... "Ama kendiniz için yazarken de insan için yazmış olursunuz. Şiirle kendinizde bulduğunuzu tüm insanlık için bulmuşunuzdur. Bir gerçeği veya doğruyu kendinizde duyamazsanız bulamazsanız dışınızda hiç duyamaz bulamazsınız. O nedenle bencillek değildir şiiri kendisi için yazmak..." Ecevit, bu temellendirmeden sonra kendi şiiriyle ilgili olarak, "Ben de gazeteciliğe hele siyasete girdikten sonra kendim için yazar oldum şiiri. Çünkü artık bir iletişim aracı olarak şiiri kullanmama gerek kalmamıştı" değerlendirmesinde bulunuyordu.

Toplum ve Şiir

"İnsanlık şiirin sağladığı özgürlüğü bir ölçüde olsun kullanmazsa dil insanın aracı olmaktan çıkar insan dilin aracı olur" Bülent Ecevit’e göre...
Böyle bir durumda insan özne olmaktan çıkar nesne olur.
Alman düşünür Hamann’ın "şiir insanlığın ana dilidir" sözüne gönderme yapan Ecevit, şiirsiz kalan toplum bu nedenle insanlığın ana dilinden kopmuş sayar. Öyle bir toplum dile yabancılaşır; o yüzden kendine de yabancılaşır.
Ecevit’e göre, "Dille düşüncenin ilişkisi gözönünde tutulursa öyle bir toplumda düşünce de giderek bundan etkilenir ve öznelliğini yitirip kişiye yabancılaşır.
Öyle bir toplumun insanları sloganlarla konuşur artık. Daha kötüsü sloganlarla düşünürler. Daha da doğrusu pek düşünmez olurlar."

Turk Toplumu ve Şiir

Ecevit’e göre, "Türk toplumu Türk halkı -dünyanın her yerinde- basmakalıp düşünür olmaktan ve baskılar altında suskunlaşıp veya nesnelleşip benliğini yitirmekten şiirle kurtulmuştur." Şiir, Ecevit’e göre, Türk halkının, özellikle Türk köylüsünün "düşünceye konulan yasakların erişemediği bir özgürlük alanı olagelmiştir."

Ozan ve Şiir

Ecevit’e göre, ozan bulmak istediğinin ardından koşmasının geçersizliğini bilir; "kafasının duyularının kapılarını camlarını açabildiğince açar ve bekler." Felsefe bilimden, şiir de felsefeden önce gelir "buluculuk"ta; çünkü filozof bilim adamından ozan da filozoftan özgür düşünebilir; çünkü ozan dilde de hepsinden özgürdür, Ecevit’in anlayışına göre...

Virgul ve Şiir

Şiirlerinde virgül kullanmayan Ecevit, bu duruma açıklık getirirken, "halk şiirinde virgül de nokta da satır da başlarında büyük harf de yoktur ama her dize kolayca anlaşılır ben bunu şiirde kolayca başarabildim. Kolay olmamakla birlikte düz yazıda da uygulamaya başladım" açıklamasına, örneğine yer veriyordu.

Aymatov'un Sozleri

Ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, Ecevit’in Rusça olarak yayımlanan şiir kitabına yazdığı "Sonsöz"de, "Ecevit’in şiirlerinde ulaşılan entellektüel kültür, felsefi düşünme düzeyi, genel Türk şiir yazınının olanaklarını ve dolayısıyla Türk dilinin kaynaklarını yüksek bir soyutlama düzeyine, dünya çapında önemli bir düzeye yükseltiyor; onların kendi emeğiyle kazanılmış yeni kıvraklığını ve teknolojikliğini kanıtlıyor" saptamasını yapıyor.

Genc Yasta Baslayan Şiir Yolculugu ve Edebiyat

Ecevit’in ilk şiirleri, Vedat Nedim Tör’ün isteğiyle ve "Bu şiirleri, bu toprağın onyedi yaşında bir genci yazdı" tanıtımıyla 1942’de "Hep Bu Topraktan" adlı dergide yayımlandı. 1970’li yıllarda yayımlanan iki şiir kitabında gençlik yıllarında yazdığı şiirlere yer vermeyen Ecevit, Doğan Kitap’tan 2005’te çıkan "Bir Şeyler Olacak Yarın"a bu şiirleri de aldı.
"Özgür İnsan" (1972-78) ve "Arayış" (1981) dergilerinin başyazarlığını yapan Ecevit, edebiyat çalışmalarına 1941’de Tagore’un "Gitanjali" adlı şiir kitabının çevirisiyle başladı; 1963’te de T.S. Eliot’ın " Kokteyl Parti" adlı oyununu Türkçeye kazandırdı.
Bazı şiirleri bestelenen Ecevit’in Londra’da basın ataşeliğinde görevliyken yazdığı "Türk-Yunan Şiiri", Muammer Sun tarafından şarkı sözü olarak kullanılarak "Mavi Büyü" adıyla bestelendi. Orkestra eşliğinde soprano ve tenor için yazılan eserin ilk olarak Bursa’daki Türk-Yunan Dostluk Konseri’nde seslendirildi.

Şiirlerinden Örnekler

Taka

takalar geçiyor allı yeşilli
takalar geçiyor dümenleri lazlı
takalar geçiyor en nazlı
yelkenlilerden de güzel
güvenli sularda işsiz dönenen
gezi yelkenlilerinden çok duyarak denizi
takalar geçiyor enginlere
yamalı göğsünü gere gere
takalar geçiyor yükle yürekle
takalar geçiyor emekle dolu
günlük güneşlik
kıyılardan kopmuş denizlerde Anadolu kıyılar kadın olmuş
açılır gider erkeği
takalar takalar toprağın
denizde çarpan yüreği (1970)


Yarin

birşeyler olacak yarın
duruşundan belli
kırdaki atların
bulutların koşusundan belli
kazışından köstebeklerin toprağı
karıncaların telaşından belli
birşeyler olacak yarın
belki bir tomurcuk
beİki bir ağacın düşen yaprağı
belki de bir çocuk
pek o kadar göremesek de uzağı
kuşlarin uçuşundan belli
birşeyler olacak yarin
öbürgünden önemsiz
bugünden önemli (1975)


Jeolog

avucumda bir buhurdan bu dünya
çağlar tüter insansız
sarar beni benden uzağa
yokolmuş dağlar
yankılar beni yapayalnız
toprağın basamaklarından iner
derin dağlara yükselirim
eski ırmak izlerinde
akar yiterim kumlarla
görmez olur beni gözlerim (1976)


Soru

Kimbilir
insanda son kalan gözler
görür mü dünyayı uzaktan
kimbilir
küçülür mü dünya
büyür mü uzaktan
kimbilir
küllenir mi dünya özlenir mi yoksa uzaktan (1975)


Mağara

mağaranın duvarına
hayvanları taştan oydum
kükrediler karanlıkta
türkülerle karşı koydum
karanlıktı mağara
ışığı taştan oydum
üşüyordum
bir de güneş koydum
aşk oydum mağaranın duvarına
aşk oydum
ağrıdı taşlar
yarıldı mağara
ben doğdum (1970)


İnsan

elbette senden güzel olacaktı
çizdiğin resim
yaptığın heykel
senden büyük olacaktı
senden yakışıklı
elbette senden çok duyacaktı
söylediğin türkü
sen olduğundan büyüksün
sen olduğundan iyisin
sen olduğundan güzel (1954)


Ben misin

dirilten misin beni gövdem
öldüren misin bilmem
gördüren misin beni
gözüm körleten misin bilmem
bildiren misin bana başım
gizleyen misin bilmem
bir ben varım benden öte
ben misin bilmem (1971)


Trensiz

trenler geçmez oldu gözlerinden artık
sallanmaz oldu ak mendili
rayların sonu belli
en uzak yerler bile tanıdık
trenler geçmez oldu gözlerinden artık
ayrılan ayrıldı kavuştu kavuşan
duman tütmez oldu yolcu gelmez
bir tren sesi kalmış kulağında uzaktan
trenler geçmez oldu gözlerinden artık
kampana çalmaz oldu saati
istasyonda artık o bir başına
elinde bileti (19)


Promete Kentte

Promete şimdi kentte
kayalara bağlı değil
beton duvarlarla çevrilidir
kartalların giremiyeceği bir semtte
kendi kendini kemirir (1976)


Av

ormanın kuytusunda vurulan geyik
hayvanlar acınla suskun
dallar yasınla eğik
boynuzlarında çizgilerinde gözlerinde
avcının söndüremediği iyilik (1971)


Pülümür'ün Yaşsız Kadını

Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü
bir asa vardı elinde
bir solmuş kırallığın
kadifeden harmanisi üzerinde
bir hititliydi o bir Selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk
yaşını sordum bir giz gibi güldü
koluma girdi bir soylu kadınca
tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
beni tek gözlü sarayına götürdü
köy yapısı kulübesinin
Zamanı onda yitirdim ben
Yitik zamanlara onda eriştim
en soylu yoksulluğun
toprak döşeli sarayında
bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim (1969)


Bir Ozan Bir Devlet Adamını Sorguluyor

yıldızlı bir gecede
göğe bakmıyalı
kaç ay geçti
anımsar mısın
yıldızlı bir gecede
ya da güpegündüz
canevinde duymadan
sonsuzluğunu göğün
ya da bir sabah
çiçek açtığını ansızın
fark etmeden
bahçendeki ağacın
hele bir de işitmeden
işine giderken
bilmeden ezdiğin
karıncanın sesini
nasıl bilesin
evrendeki yerini de
nasıl yönetesin
ülkeni (1994)


Elele Büyüttük Sevgiyi

Rahşan’a,
birlikte öğrendik seninle
avcumuzda yüreği çarpan
kuşa sevgiyi
elele duyduk kumsalda denizin
milyon yılda yonttuğu
taşa sevgiyi
tırtılları tanıdık seninle baharda
tırtılken daha sevmeyi öğrendik
sevgiden
üreyen kelebeği
toprağı evimiz gibi sevdik seninle
birlikte sevdik kuru toprakta
ev küren köstebeği
köstebeğinden toprağına taşına
tırtılından kelebeğine kuşuna
elele sevdik bu dünyayı
acısıyla sevinciyle sevdik
yazıyla kışıyla sevdik
köy-köy ülke-ülke
gökler gibi sardı dünyayı
yağmur gibi sızdı dünyaya
dünya kadar oldu sevgimiz
elele büyütüp elele derdik
elele derip insana verdik
verdikçe çoğalan
sevgimizi (1980)

Ömer KAYA

Sayfa Basi


Zaman Akıyor

Zaman akıyor
İbrahim oğlu Ali
Ali oğlu Memet
Neydi günlerden bugün?
Nerde anadut, tırpan, tırmık, orak?
Ne de çabuk geldi hasat!

Başlarken gün ağarmaya
Memet, Rifat, İbrahim
Gök Gülü, Sultan
Bir çift öküz, gölgesiz Anadolu
Ekin tarlası, yığın
Sıcaklar bastırmadan
Üç mü beş sefer mi?

Aman başaklar dökülmesin!
Bulgur, un, İbrahim’in okulu
Rifat sen koşuya geç mi katıldın?
Neydi seni okumaya zorlayan?
Koçaş, Ankara, Yozgat,
Kapadokya, Nysa
Mardin’in yalnızlığı.

Solan güller, kırmızı gelincik
Neslihan, Yadigar
Bitirilemeyen yolculuk.

Okul, okul, üniversitelim
Gurbet kuşları
Dar kapıyı zorlayan tutku;
Rifat sen bunları
Koyun güderken mi öğrendin ?
Ali'nin sıcak bakışı
Memet kararlı, Rifat bilge
İbrahim?

Zaman akıyor Rabia İlgün
Ömer, Hatice, Seyfullah, Hasan
Çanakkale'nin öksüzleri!

Kezban, Makbule, Halime
Çobanın ekmeği, Kangalın yalı
Halı, kilim, çuval heğbe
Şafakla başlayan, zor biten günün kaygısı
Zaman mı var Bayram'ı düşünmeye

Zaman akıyor Hititlerden
Asur Ticaret Kolonilerinden
Şu altın mühür mü?
Şu bronz kemer, fildişi toka
Yoksa ilk gümrük yasaları mı?
Özgüç Hoca, Arkeolog Aliye
Sarıkaya Sarayı, Hatıplar
Enver Arıbaş'ın aydınlığı

Acemhöyük, Tuzgölü
Göbekli, Uzartık, Yılanlı
Keklik, yaban ördeği, üveyik, tarla kuşu
Pembe pembe flamingolar!

Zaman akıyor Topal Mahmut
Atlar şebeşli, hızlı mı hızlı!
Cerdin Ali, Yeşilay Şaban
Nerde, nerede aradıkların?
Nerde neresinde zamanın?

Zaman akıyor Lidya
Çayönü, Çatalhöyük, Truva
Koca Mimar Sinan'ın bakışında Süleymaniye
Kubaba, İştar, Kibele
Alişar, Kültepe, Acemhöyük
Nerde neresinde zamanın?

Yarım kalmış umutlar
Düğümlenen yürek
Göz yaşları, sonsuzluk
Sıcacık vedalaşmalar
İnsanlığın acısı.
Gılgamış, Enkidu
Güneşin oğlu Tahsin Saraç
Kırmızı karanfiller
Yenebildi mi bunları?

Zaman akıyor Anday
Ankara, Paris, Bizans
Eşitlik, kardeşlik, özgürlük
Garibin türküsü
Spartaküs'ün kavgası

Veysel'in toprağı
Sisif örneği Memed
Devrim’in kır çiçekleri
Yörük Mustafanın rüyası
Nerde nerde neresinde zamanın.

Zaman Akıyor Mustafa Üstündağ
Dino'ya seslenen Nazım
Mutluluğun resmi
Oktay Rifat, Orhan Veli
Sonsuzluğa koşan
Aydın'ın sevgilisi Umurlulu
Mustafa Kemal Yılmaz
Danton, Robespier, Monteskiö
Pülümürlü kadının gizi
Bülent Ecevit
Nerde neresinde zamanın?


İbrahim Çamkerten

Sayfa Basi


AB'nin Yapamayacakları

2006 ilerleme raporu eski raporlardan çok daha kısa ve özlü. Her zamanki gibi, teknik bölümleri daha iyi. Sorun siyasi kıstaslardan ve üyelikle doğrudan ilgisi olmayan Kıbrıs'a ilişkin bölümlerden kaynaklanıyor. Bu arada yeni bir çocuğumuz daha oldu: Roma azınlığı.

Kıbrıs'ta göz göre göre tren kazasına doğru gidiyoruz. Fin önerisi o kadar ümitsiz ki düzeltilmiş halinden bile bir şey çıkamaz. Rumlar, AB üyesi olacaklarını anladıkları andan itibaren öylesine aşırı bir tutum benimsediler ki herhangi bir dâhiyane çözüm bulunmasına imkân kalmadı.

AB, bir konuda üye ülkelerin haklı olup olmadığına bakmıyor; üyeler arası dayanışma çerçevesinde tutum oluşturuyor. Karşıdaki ülkenin bugün aday, yarın üye olacak olmasının önemi yok. Üye oluncaya kadar 'üçüncü ülke' muamelesi yapıyor.

Ek protokole göre limanlarımızı ve havaalanlarımızı açmamızın uluslararası taahhüt olduğunu ileri sürüyor. Böylece Kıbrıs sorununun siyasi niteliğini, teknik nitelikteki Gümrük Birliği'nin arkasına saklıyor. Annan Planı'nın ortaya çıktığı Kasım 2002'den bu yana gelişmeleri özetlemediğinden, Rumların haksız olduğu anlaşılmıyor. Raporda, Kıbrıs'a değinilen her paragrafta AB'nin Eylül 2005 bildirisine atıf yaparken, Türkiye'nin temmuz bildirisini yok sayıyor. Kısaca AB, Rumların aşırı taleplerinin yanında taraf olarak yer alıyor. Türkiye'nin AB üyeliği, Kıbrıs sorununu Rumları tatmin edici biçimde çözmesi şartına bağlanıyor.

AB'nin PKK terörizmine yaklaşımı da farklı değil. AB terörizmle mücadelede insan haklarına saygı gösterilmesini savunuyor. Azınlıklara ilişkin uluslararası sözleşmelere taraf olmamızı istiyor. Kürtlere kültürel haklar verilmesini, verilen hakların da giderek genişletilmesini şart koşarken, ileride kolektif haklara yol açacak azınlık statüsünden de söz ediyor. Bu arada Güneydoğu için finansmanı belli olmayan bir bölgesel kalkınma projesi uygulamamızı da tavsiye ediyor.

AB'nin hiçbir ilerleme raporunda, Kürt sorununun, uluslararası hukuka göre, Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği içinde çözümlenmesi gerektiği belirtilmiyor. Bu durumda atılan her adım Kürt ayrılıkçılarının taleplerini arttırmaktan başka bir sonuç vermeyeceğe benziyor. Türk kamuoyu da haklı olarak AB'nin tutumundan kuşkulanıyor.

AB'nin üyelik sürecinde yapmamızı istedikleri, aslında Türkiye'nin gerçek sorunlarıyla doğrudan ilişkili değil. AB üye olacak ülkede liberal demokrasinin ve liberal piyasa ekonomisinin geliştirilmesi, piyasanın işleyişini düzenleyen kuralların yerleştirilmesi, ekonomik ve sosyal sektörlerde yüksek standartlar uygulanmasını sağlamaya çalışıyor. Yönetim ve yargı reformlarını bile, yüksek kaliteli hizmet ve adalet dağıtımından çok, AB kurallarının uygulanması için istiyor. Doğal olarak diğer politikalar ülkelerin kendi tercihine bırakılıyor.

Türkiye'de demokrasinin yerleşmesi için olmazsa olmaz şart olan laiklik AB'nin ilgi alanı dışında kalıyor. Kürtlere ve PKK terörizmine ilişkin taleplerde bulunan AB'nin, aşiret yapısının tasfiyesinde yöntem önermek gibi bir derdi yok. Yani ulus-devlet inşasıyla ilgili değil. Tersine kendilerinin Müslüman diyaspora için uygulayamadıkları çok-kültürlülüğü bize öneriyor.

Siyasi alanda AB'nin tek talebi yüzde 10 barajının indirilmesi. Parlamenter rejimi ıslah için siyasi partiler ve seçim yasaları veya başkanlık sistemi gibi konular AB gündeminde bulunmuyor.

Aslında AB'nin ekonomi alanındaki taleplerinin de kalkınmayla doğrudan ilgisi yok. Etkin ve ehil bir bürokrasi yaratılması, kadrolaşmanın önlenmesi, büyüme stratejisi öncelikleri, işsizlik ve yoksulluk, iç tasarruflar, teknoloji politikası, eğitimde kalite, meslek eğitimi, üniversite/sanayi işbirliği, toplumsal etik/ahlak vb. AB üyelik sürecinin konuları arasında yer almıyor.

Oysa tam gelişmemiş bir ülke olarak, bunları çözmeden demokratikleşemeyiz, kalkınamayız, modernleşemeyiz.
Görünüşte Kıbrıs yüzünden, ama aslında Müslüman olduğumuz için AB'ye üye olmayabileceğiz. AB temel sorunlarımızın çözümüyle ilgili olmadığına göre bunda bu kadar üzülecek ne var?

Gündüz Aktan

Sayfa Basi


Logoyu değiştirerek başlayalım

Türkiye'nin turizmde doruk noktasına çıktığı yıl 2005 yılıydı. 2004 yılında Türkiye'ye gelen yabancı turist sayısı 17.2 milyon ve yaptıkları harcama toplamı 12.1 milyar dolar iken, 2005 yılında gelen turist sayısı 20.5 milyona ve yaptıkları harcama tutarı da 13.9 milyar dolara yükselmişti. 2006 yılında Türkiye'ye gelen yabancı turist sayısı 19.3 milyon kişi olmuş, Gelen yabancı turistler kişi başına ortalama 651 dolar harcama yapmışlar ve dolayısıyla 2006 yılında yabancı turistlerden elde edilen toplam döviz geliri yaklaşık 12.6 milyar dolar olmuş. Buna göre yabancı turist sayısında 2005 yılına göre yüzde 6'ya yakın, elde edilen döviz gelirinde ise yüzde 9 dolayında bir azalma ortaya çıkmış bulunuyor. Asıl dikkat çeken gelişme gelen yabancı turistlerin kişi başına yaptıkları ortalama harcama tutarında ortaya çıkıyor. 2004 yılında kişi başına ortalama harcama tutarı 705 dolarmış. Bu tutar 2005'te 679 dolara, 2006'da 651 dolara düşmüş. Yani her geçen yıl yabancı turist başına harcama azalıyor. Bu sürekli bir eğilimi gösteriyorsa önümüzdeki dönemlerde Türkiye'ye gelen turist sayısı artsa da, gelir artışı gerileyecek demektir.

Turizm bölgelerinde her geçen yıl kapasite artıyor ve artan rekabet, fiyatları düşürüyor. Kişi başına yapılan ortalama harcamanın düşme nedenlerinden birisi bu. Ama bundan daha önemlisi binlerce yıllık tarihe sahip ve farklı pek çok çeşit uygarlığın izlerini taşıyan bir ülkede turizmin güneş, kum, deniz üçgenine hapsedilmiş olması. Sonuçta iki kez bu ülkeye gelen turist başka yerlere gitmeye yöneliyor. Oysa birkaç kez kum, deniz ve güneş için gelenleri birkaç kez de tarih için çekebilsek ciddi bir abonelik sistemi yaratacağız.

Türkiye tanıtım sorununu en baştan yani logodan başlayarak ele almak zorunda. Türkiye'nin logosu lale. Doğrudur lale bizde bir devre adını vermiş ve Avrupa'ya da bizden gitmiş. Hatta lalenin İngilizcesi olan tulip adı da tülbent lalesinin tülbent sözcüğünün bozulmasıyla ortaya çıkmış. Ama ne olursa olsun lale Hollanda ile özdeşleşmiş. İnternette tulip yazdığınızda karşınıza Hollanda çıkıyor. İşin tarihini merak etmeyenler için Türkiye ile lale arasında bir bağ kurabilmek mümkün değil. Bunu alıp Türkiye'nin logosuna koymak kadar yanlış bir şey olamaz. İşe bu logoyu değiştirerek başlamamız gerekir. Türkiye ile özdeşleşen bir çok şey logo olarak kullanılabilir. Kullanılacak logonun uluslararası tanınırlığa, geçmişe ve arkasında bir öyküye sahip olan bir sembol olması gerekli. Hitit güneşi bu iş için uygun olabilir. Hem çok basit, hem bu toprakların binlerce yıllık geçmişini temsil ediyor, hem de hoş bir öykü var ardında. Hitit güneşi diye bildiğimiz şey aslında Hattilere ait. Hattiler, Hititlerden önce bu toprakların efendisiydi. Yani bu toprakların bilinen en eski uygarlığı. Hititler, Hatti güneşini alıp değişik formlara dönüştürmüşler. Sedat Alp'in 'Hitit Güneşi' adlı kitabında belirttiği gibi bazı formları iki boynuz üzerine yerleşmiş içi karelere bölünmüş bir çember ile o çemberin içindeki karelere asılı bulunan ve büyük çemberin küçük modelleri olan üç küçük çemberden oluşuyor. Büyük çember evreni, küçükler de güneşi, ayı ve dünyayı temsil ediyor. Büyük çemberin altında yer alan boynuzların nedeni ise "evrenin öküzün boynuzlarında durduğu" inancı. Hititler bu kursu sallandığında küçük çemberlerin büyüğe çarpmasıyla ses çıkaran bir çalgı olarak kullanmışlar. Bana sorarsanız bu logo Türkiye'yi çok iyi temsil eder. Altındaki birleşim olağanüstü. Bir yandan en azından 4000 yıllık bir geçmişi, bir yandan yakın zamana kadar inanılmaya devam edilen öküzün boynuzlarındaki dünya görüşünü, bir yandan evreni, öte yandan da bir çalgıyı temsil etmesi çok etkileyici.

İşe bu toprakların tarihini gösteren böyle bir logoyla başlarsak belki bu toprakların tarihine sahip çıkma becerimiz artar. Kim bilir ardından belki güneş, kum ve deniz üçgeninin yanına tarih turizmini koymak için projeler üretmeye başlarız.

Bu toprakların tarihini turizme temel yapabilmek için önce kendimiz öğrenmeliyiz.

Mahfi Eğilmez

 

Sayfa Basi


Bir balon daha patlıyor

ABD’de yaşayan bir okurumdan aldığım iletiyi bir yalan balonunu daha patlatmak için kullanacağım:

* * *

"18 Mart 2006 tarihinde Amerikan Senatosu, ülkenin resmi ve birleştirici lisanının İngilizce olduğuna dair bir karar çıkardı. Başkan Bush da bu kararı ’Herkesin İngilizce lisanına vakıf olması gerektiğini’ söyleyerek destekledi.

Bu karardan çok önce, 1990’lı yıllarda Amerika’nın 27 eyaleti zaten yalnızca İngilizce konuşulacak diye bir karar çıkartmışlardı.

Yani Tek Ulus ve Tek Bayrak

New York/Long Island Suffolk bölgesi de 10 yıllık bir müzakereden sonra, aynı yönde bir karar çıkarttı. Ortak sebep şu:

1- Göçmenler arasında asimilasyonu kolaylaştırmak ve onların topluma uyumunu sağlamak.

2- İngilizce’nin resmi dil olduğunun önemini topluma yerleştirmek (bunu yaparken azınlıkların kültürel fark ve zenginliklerini kendi özel yaşamlarında serbest bırakıyor).

3- Kanunun amacı, toplumda bütün vatandaşlara tek bir lisan standardını özendirmek, yıllar içinde ekonomik büyüme ve sosyal gelişim için en büyük aracı olan lisan (İngilizce) standardını geliştirmek ve bunu yaparken de, toplumda iki lisanda yapılacak hizmetlerin masraflarını ortadan kaldırmak.

ABD bu kararları ülkeye sonradan gelen göçmenler üzerinde alırken, hükümet masraflarını da kısmak amacını güdüyor.

Kısacası; eyalet sistemi ile yönetilen, 300 milyonluk nüfusuyla dünyanın en zengin ülkesi olan ABD dahi, ülkenin bütünlüğünü korumak amacıyla bir slogan geliştiriyor: Bu slogan İngilizce terimiyle şu: One Nation/One Standard. Yani Tek Ulus ve Tek Bayrak!!!

Bizim ayrılıkçı ve aymaz takım ise birkaç çapulcu teröristten dolayı doğuştan Türk olan, T.C. kimliği taşıyan bir kısım vatandaşlarımızın kendi dillerinde eğitim yapmasını ve ülkenin eyalet/federasyonlara ayrılarak bölünmesini isteyecek kadar şaşkınlık ve hainlik içinde bulunuyorlar.

Avrupa Birliği’nin dayatmalarına ve içerideki bölücü hainlere karşı, dünyanın en hürriyetçi rejiminin aldığı bu kararları, ülke yöneticilerinin içerideki şaşkın ve ayrılıkçı takımına ve tüm dış dünyaya karşı kullanmaları aktif bir ulusal politika olmalıdır.

Türkiye, Amerika’nın neredeyse 20’de biri kadar küçük bir ülke. Amerika’daki gibi kuvvetli bir merkezi otoritenin ülkemizde de olması halinde, sanırım bununla birlikte pek çok sorun da ortadan kalkacaktır."

Washington'a Tavaf Edenler Kanitlasin!

Okurumun yazdıklarına hiçbir şey eklemedim, gönderdiği metinden tek harf çıkarmadım. Küreselleşmenin Zeus’u ABD, başkalarına ulus-devletlerini çözmelerini salık verirken kendisi "Tek Ulus ve Tek Bayrak" diye haykırıyor. Emperyalizm ahlakı açısından doğrusunu yapıyor. Peki ulusal devlet karşıtı bizim neo-liberaller neyin peşinde?

Ben inanıyorum ama okurumun yazdıkları doğru olmayabilir. Bunu kanıtlamak gününün yirmi dört saati Washington yönünde tavaf eden neo-liberallerimize düşer.
 

Özdemir İNCE

Sayfa Basi


Türkiye, Umumi Manzara

Yanı başımızda tarih yazılıyor. Irak halkı, kanıyla canıyla emperyalizmin en ölümcül silahlarına meydan okuyor. İran, aklı sıra kendini korkutmaya çalışan ABD'ye İngiliz askerlerini esir alarak kafa tutuyor... Yok olma riskini de göze alıp haysiyetinden ödün vermiyor.

Yanı başımızda bunlar olurken Türkiye'yi yönetenler ABD izin vermediği için ülkeyi bir avuç PKK militanı karşısında çaresiz bırakıyor. Başbakan PKK konusunda Talabani'ye ricacı oluyor. O da bizimle "Yerlerini gösterin vurayım" diyerek dalga geçiyor... Siyasi iktidar ABD ne derse onu yaparken... Askerler halkın ordusu gibi davranıyor. Genelkurmay, Kıbrıs, PKK, Kuzey Irak, AB gibi konularda Türk halkının içinden geçenleri seslendiriyor. Ülkenin çıkarları doğrultusunda konuşuyor. Mütareke aydını ise her zaman olduğu gibi yine emperyalizmin maşası...

Uydulaşmış siyasi iktidarı demokrasinin sesi... TSK'yı ise demokrasi ve rejim düşmanı göstermeye çabalıyor... Amerika hesabına çalışıyor. Tarih kuşkusuz bunları da kaydediyor...

Melih Aşık, Açık Pencere

Sayfa Basi

 

Sevgili Halkım,

Bana verdiğiniz yetkiye dayanarak petrolü, elektriği ve enerjiyi millileştiriyorum.

Fransız Total, Amerikan Mobil-Chevron-Conaco, Norveç Statoil şirketleriyle önceden imzalanmış olan anlaşmaları gözden geçiriyorum.

Ülkem kaynaklarının çoğunluk hisselerini önceden ellerine geçirmiş olan bu çok uluslu şirketlerle yeniden görüşeceğim. Ülkem kaynaklarının çoğunluk hisselerini ülkeme bırakmalarını kendilerinden isteyeceğim. Uluslararası bu şirketler bizim kaynaklarımızla ilgili olarak azınlık hissesi ile yetinirlerse başımızın üzerinde yerleri var, yoksa kendilerine güle güle diyeceğim.

Cumhurbaşkanınız Hugo Chavez, Caracas -Venezüella,
Ajans France Press.13 Ocak 2007, Le Monde Diplomatique 13.01.07

Çeviri: İbrahim Çamkerten, Paris Büyükelçiliği Emekli Kültür Ataşesi

 

Sayfa Basi


Doğan Hızlan'dan Bakan Günay'a öneriler!

Doğan Hızlan, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı ve 2010 Kültür Başkenti İstanbul ile ilgili önerilerde bulundu.
Bir süre önce Kültür ve Turizm Bakanlığı ayrılmalıdır önerisi ile gündeme gelen Hürriyet Gazetesi yazarı Doğan Hızlan; kültür-sanat ve turizm üçgeninde önerilerini yazmaya devam ediyor.

Hızlan'ın dikkatle okunması gereken yazısı şöyledir:

İbrahim Çamkerten

Sayfa Basi

 

 
 
 

 

Home ] Up ] İbrahim Çamkerten ] Cumhuriyetçi Seferberlik Manifestosu ] Cumhuriyet ve Bağımsızlık ] Türkiye NBC TV'de ] A. Necdet Sezer ] Kültür ve Sanat Festivalleri ] Eski Aşıklar ] 15 Şehit ] Bayram ] Vahşet Turizmi ]

Mail to  info[at]transanatolie.com with questions or comments about this web site.
Copyright © 1997 TransAnatolie. All rights reserved.
Last modified: 2016-08-27
 
Explore the Worlds of Ancient Anatolia and Modern Turkey by TransAnatolie Tour: Ancient Anatolia Explorer, Asia Minor Explorer, Turkey Explorer; Cultural Tour Operator, Biblical Tour Operator, Turkish Destinations, Cultural Tours to Turkey, Biblical Tours to Turkey, Health and Cultural Tours to Turkey, Thermal, Thalasso Holidays in Turkey,  Archaeological Tours to Turkey, Historical Tours to Turkey, Cultural Heritage Tours to Turkey, Cultural Tours to Turkey, Hobby Eco and Nature Tours Holidays to Turkey,  Beach and Plateau Holidays in Tuirkey, Anatolian Civilizations, Ancient Cultural Museums in Turkey, Top Turkish Museums, Museums in Turkey, Anatolian Civilizations Museum, Istanbul Archeological Museum, Ephesus Museum, Mevlana Museum, Topkapi Museum, Museum of Topkapi Palace, Turkish Cities, Turkish Destinations, Ancient Cities in Turkey, Ancient Anatolian Cities, Turkey in Brief, Turkish Culture, Turks, Turkish Language, Turkish Philosophers....Circuits culturels en Turquie, Excurcions en Turquie, Vacances en Turquie, Circuits de Culture en Turquie, Circuits de Croyance en Turquie, Turquie, Villes Antiques en Turquie, Musees en Turquie, Empires Turcs, Revolution de Mustafa Kemal Ataturk, Turquie d'Ataturk, Culturele Tours in Turkije, Rondreizen in Turkije, Reizen naar Turkije, Culturele Rondreizen naar Turkije, Vakanties in Turkije, Groepsreizen naar Turkije, Turkije, Turkse  Geschiedenis, Geschiedenis van Turkije, Oude Steden in Turkije, Oude Beschavingen, Oude Anatolische Beschavingen, Turkse Steden, Turkse Musea, Musea in Turkije, Turkse Steden, Overzicht van Turkije, Turkije in het Kort, Turks, Turkse Taal, Turkse Gescheidenis, Osmaanse Rijk, Ottamaanse Rijk, Gezondheid Tours Vakanties in Turkije, Geloof Tours in Turkije, Culturele Tour Operator, Turkije Specialist 
 
The Associaten of Turkish Travel Agencies